hepsi hikaye.

sen,ben,biz,sizveonlar.

Nerd’lerin efendisi

Geçtiğimiz hafta dünya gözüyle Kings Of Convenience görecektik. Ama grup elemanlarından Eirik Glambek Bøe’nin gözündeki şişlik nedeniyle konser başka bir tarihe ertelendi. Eirik’ten önce İstanbul’a gelmiş olan Erlend Øye hayranları için iki gün üst üste ortalama 30-40 dakikalık bir konser verdi. Her ana uygun şarkı yapan nice gruptan biridir. Norveç’in karanlık ve sakin havasından sonuna kadar beslenen grup, bunu her şarkısında hissettirir. Etrafta KOC çalıyorsa eğer hayal kurmama gibi bir şansınız yoktur. Nerd’lerin başı Erlend sahnedeyken bu grubu neden sevdiğimi bir kez daha kavradım. Uzun zamandır hiçbir grubun hissettirmediği sakinliği bize sunuyorlardı. Belki de bu yüzden Madonna’nın ülkemiz topraklarına ayak basacak olmasına değil de KOC’un konser verecek olmasına sevinmiştim. Erlend ise tüm o şarkılara rağmen antipatik bir adam. Herhalde çok para vermiş ki iki gün üst üste İtalya’daki evinden bahsetti. Klişe İstanbul ve Boğaz esprilerini yaptı. KOC’dan ise sadece Mrs Cold şarkısını seslendirdi. O koskoca bacağı ile dans etmeye kalktı, işte o görüntü tam evlere şenlikti. 
Her ne olursa olsun şu bir gerçek ki,  Babylon’da sakin ve az insanlı konser izlemeyeli çok olmuştu. Erlend sayesinde bu şerefe uzun zaman sonra ulaştım. 

Ve İstanbul Film Festivali son buldu… Festivalde beynime, kalbime dokunan filmler ile karşılaştım. Uzun zamandır beklediğim Oslo, 31 Aug’u izlemenin hazzı bir başkaydı. Öyle ki film jüri özel ödülünü de aldı. Film sayesinde öğrendiğim çok önemli bir anekdot vardı. Filmdeki hiçbir karakter gerçek hayatta oyuncu değil. Hepsi yönetmen Joachim Trier’in ricası üzerine oynamak istemiş. Reprise’dan beri gönlüme taht kuran Anders Danielsen Lie’ın ise esas mesleği doktorluk. Bu film teklif edilince başta kabul etmemiş ama yönetmenle arasındaki çok özel arkadaşlık bağından dolayı kendini yine beyazperde de bulmuş. Fransa’nın yeni dalga sinemasına meraklıysanız film hayatınıza yepyeni bir sayfa açacak.
Festivalde bir diğer favorim American Histor X’in yönetmeni Tony Kaye’in elinden çıkma Detachment. Aslında senaryo pek sıradan Amerikan eğitim sisteminin ciddi bir eleştirisi. Ama başrolde Adrien Brody olunca mevzu o kadar da basit bir hal almıyor. Öğretmen rolündeki Brody’in en can alıcı sahnesi, öğrencisinin çantasını duvardan duvara vurduktan sonra dönüp ona, “Onun içinde hiçbir duygu yok, o yüzden ne yaptığın beni pek ilgilendirmiyor” demesi. 
Bu festivalden de yola çıkarak hayatımdaki dertleri ve sorunları sinema ile çözme fikrim hiçbir zaman değişmeyecek…

delirme safhası EX DRUMMER

Bazı filmler ya da okuduğumuz bazı kitaplar öyle sizi içine çeker ki o anı yaşar ve olayın tam ortasında hissedersiniz kendinizi. kötülüklere karşı karaktere sarılıp, yeter diye bağırmak istersiniz. nefessiz izlediğim filmlerden biriydi ex drummer. o kadar iğrenç bir dünya vardı ki karşımda bunu neyle bağdaştıracağımı bilemedim. kocaman bir sistem eleştirisi. müzik, seks, uyuşturucu ve şiddet kavramları filmin içindeki her karakterde kendini belirgin bir şekilde hissettiriyor.

filmlerimi arşivlerken ex drummer ile göz göze geldim ve bir kez daha o dünyanın içinde kendimi buldum. Belçika yapımı olan filmde, ülkenin kolektif ahlak yapısını değil ama undergroundlerinda dönen yoksul düşleri görüyorsunuz.

Yıllar önce ünlü bir grupta davulculuk yapan Dries, 3 yarı engellinin arasında kendini bulur. bir grup kurmayı amaçlayan bu üç kaybedenin arasına sadece kötülüklerin üretkenliğine katkı sağlaması için katılan Dries, tokat niteliğindeki bir sistem eleştirisi ile bize geri döner. Her şeye rağmen film izleyicisini mest eden bir senaryo ve görüntülere sahip. Eminim yıllar sonra yeniden ex drummer’ı izlediğim de durum yine değişmemiş olacak. diplerde yaşayanlar suyun berrak kısmını hiçbir zaman göremeyecek. tabii bu kısımda dibi tercih etmiyorsanız. Filmi tatlandıran ise arkada dönen Mogwai’ın Hunted by a freak şarkısı… 

The Fall...

  • alexandria: why are you making everyone die?
  • roy walker: because... everything dies.

canli dinlememek lazim!

Gazetelere bakarken Hugo Boss’un yeni reklam yüzü evimizin yakışıklısı Jerad Leto olduğunu gördüm. Yakışıklılık ve karizma olarak Leto requiem for a dream de hepimizi can elinden vurmuştu. Bunun gazı ile Leto kardeşini de alıp yanına 30 seconds to mars’ı kurdu. Özellikle Japonların çok sevdiği bu grup, klipleri ile harikalar yarattı. A beautiful life, from yesterday, the kill 2005’in hit şarkıları arasında yerini aldı. Yurdumuza adımını daha atmamış olan 30 seconds to mars’ı iki kere canlı izledim. Oysa en sevdiğim grup olan KOC’u daha bir kere bile canlı izlememişken neydi bunun gazı? bu adamların sırrı tamamen sahne gösterisi. Öyle bir sahne kuruyorlar ki, Leto’nun detone sesine pek dikkat edemiyorsunuz. Sahneye çıktıkları an genç kız çığlıkları kullaklarınızı tırmalıyor. Mesela bu yıl dev bir ters piramidin içinden uçarak sahneye çıkan Leto, şarkıya girer girmez sesi çatladı. Garip garip gözlerle bakarken birden bateri çalmaya başladı. Geçen yıl ise sesi kısılır gibi olduğu an jump jump diye bağırmaya başladı. Eğer 30 seconds to mars’ı çok seviyorsunuz, mümkünse canlı dinlemeyin! hayal kırıklığına uğrarsınız.
Geçen yıl Leto’yu bulmuşkan genç kız çığlıklarını arşınlayarak bir röportaj yapmıştık. Dream’den Birsen ve Ceylan ile adamın yanında kendimizi bulduk. Leto kısık sesle konuşuyor, gözlüğünü çıkarmıyor. Sebep konser öncesi sesi zarar görmesin ve gözleri acımasın diye. Hollywood yıldızı olmak zor zanaat be!


Son albümünüz “This is War”ın üzerinde hayranlarınızın fotoğraflarının bulunduğu, 2 bin kadar birbirinden farklı albüm kapağı var. Bu fikir nereden çıktı?
Fikir benden çıktı. Dünyanın dört bir yanından gelen hayranlarımıza teşekkür etmek ve onları kutlamak için böyle bir şey yapmak istedik. Çok heyecan vericiydi.

Peki, 30 Seconds to Mars için gelecekte ne var; sonraki albümden neler beklemeliyiz?
Felaket. Şöyle tarif etmek gerekirse duvarların parçalanıp çökmesini bekleyebilirsiniz… Müzik yapan insanlar için gelecek her zaman çok heyecan verici olur. Çünkü her yeni şarkı ve yeni albüm kendinize yeniden keşfetme, yeniden yaratma ve yeniden tanımlama şansına sahip oluyorsunuz. Yaratıcı emek sayesinde, küçük bir yeniden doğuş meydana geliyor ve bu da bizi canlı tutuyor.

Çektiğiniz kliplerinin konseptinin çoğu kısa filmler gibi… Bu durum sizi diğer gruplardan ayıran özelliklerden mi?
Kısa film gibi olması tamamen benim fikrim, hatta kliplerin yönetmenliğini de ben yapıyorum. Bana kalırsa bir şeyin hayalini kurup onun gerçekleştiğini görmek gerçekten muhteşem bir şey. Bu benim için hayatın nadir zevklerinden biri. 

Yönetmenlik yapıyorsunuz, oyuncusunuz aynı zamanda müzisyen… Eğer bir adam Jared Leto ise daha başka ne isteyebilir?
Sanatın herhangi bir alanında çalıştığınız zaman ne kadar büyük bir başarı yakaladığınızın hiçbir önemi olmuyor. Her zaman başarısızlığa uğramak için bir fırsatınız var. Durmadan birçok fiyasko ile karşı karşıya geliyoruz ancak yeni maceralara atılmak ve yeni fikirler harikadır. Üretmek lazım durmadan…

Türkiye’de sizi ne zaman göreceğiz?
Bizi hayranlarımız ne zaman isterse, o zaman. Onlara konser vermeye hazırız.

Türkiye ve İstanbul hakkında ne biliyorsunuz?
Türkiye hakkında çok şey duydum, ziyaret etmek isterim. Türkiye’ye giden bir arkadaşımdan az önce oraya vardıklarına dair bir kısa mesaj aldım. Mesela İstanbul’un bir zamanlar Konstantinopolis olduğunu biliyorum. Bence, Türkiye gerçekten çok ilginç bir yer. İstanbul’u her zaman dünyaların birbiriyle çarpıştığı yer olarak düşünmüşümdür. Doğu ve Batı’nın arasında bir geçiş kapısı gibi… Her zaman Türkiye’yi ziyaret etmek istemişimdir.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
bright eyes

—First Day Of My Life

Yılbaşı öncesi bol ışıklı sokaklarda, elinde sıcak kahven ile yürürken kulaklıktaki bu şarkı bünyeye pek güzel gelir. zihin açmaz ama her şeyin bir şekilde düzeleceğine dair umutlanırsın işte… 

Sahne esittir kadın demektir!

Bunu ben değil Lemmy Kilmister üstat diyor. Rock’n Coke dönemi gazeteciler için bereketli olur ve müzisyenler ile röportaj yapma şansını yakalarsın. Motörhead’i bu yıl iki kere, farklı festivallerde izledim. İkisinde de sadece 2 şarkı dinleyip alandan uzaklaştım. Türkiye’de ruhsuzlardı, heyecansızlardı. Ama Macaristan’da gayet enerjileri yerinde, oraya buraya savrulan bir grup izledim ya da yarım izledim. Her neyse… Rock’n Coke döneminde Lemi mail ile bir röportaj gerçekleştirmişti. Sahneye ve kadınlara dair o kadar güzel konuşmuştu ki, bünyeye ders olacak cinstendi. Buyrun üstadın o ince özeleştirileri…

 

- Özellikle bu dediklerine dikkat edin!- Bir kadından hoşlanırım. Bunu bir fetih olarak görmem. Bir kadını fethetmem. Bir kadından hoşlanırım. Bir kadınla sohbet etmek, bir erkekle sohbet etmekten çok daha keyiflidir. Çünkü bir erkekle konuşurken, fubtol falan bir sürü boktan konudan başlaman gerekir, “şöyle güçlüyüm, böyle şahaneyim” falan. Ama kadınlarla konuşurken bunlara gerek yoktur. Kadınlarla konuşmayı seviyorum, çünkü bir acaipler. Bak şimdi. Erkek kafadan siker atar. Oysa kadın plan yapar. İşte iki cins arasındaki fark budur. Erkek siktireder postalar. Sonra kadın ona tuzak kurar. Ve kızlar şeytan gibidir. Başka kızlarla bir araya gelir ve semptomları paylaşırlar. Ve sonra erkekleri nasıl cezalandırdıklarını da paylaşırlar. Siz de “Ay bu hiç aklıma gelmemişti” dersiniz. Son derece şeytani. Ben kadınların daha ilginç olduğunu düşünüyorum. Çünkü erkekler sürekli hata yaparlar. “Dark Holiday” şarkısı gibi, ya da ne bileyim hayat boyu ortalığa attırıp dururlar. Erkekler bir bok bilmez, ama kadınlar sürekli gelişir. Zalimlik geliştirir onları.

Bir grubun psikolojisi aynıdır. Çalmak istersiniz. Çalmak için öldürürsünüz bile. Oraya çıkmak, ve oraya çıkıp tüm kızları tavlamak istersiniz. Buna sabitlenirsiniz. Çocuklara verilecek mesajınız olmaz herhalde, ama yatmak istersiniz. Yetişkin erkekler için ilk hedef budur, öyle değil mi? Ne kadar müzik o kadar yatak. Sahne eşittir kadın demek!

[Flash 9 is required to listen to audio.]
Kings of Convenience

—The Build-Up

Aralık geldi ya dipte köşede ne kadar bu mevsimlik şarkı varsa, kulaklardaki yerini aldı. Bu mevsime her daim uyan pek sevdiğimiz Kings of Convenience yani KOC’un Feist ile ortaklaşa çalışması ile harikalar diyarına bırakın kendinizi…

Bir saç teli size ne hatırlatır?

Norveç sineması deyince aklıma sadece Reprise gelir. Bu ülkeye günün birinde gitmenin hayallerini kurmamı sağlayan, modern dünyanın sorunlarına bu kadar naif bir şekilde değinen karanlık bir filmdir. 2006 yılında vizyondaki yerini alan filmi keşfetmem 2008’i bulmasına rağmen sayısal verilere göre 4 kere izlemişimdir. Oslo’nun puslu havasına, gençlerinin haliyetine, müziğe, edebiyata dayanır… Philip bir gecede ünlenen genç yazardır. Hayatındaki memnuniyetsizlikler akıl hastalığına doğru götürürken ilişkisi de hastalığını daha çok tetikler. Philip’in sevgilisini özlediği sahneyi tekrara alıp yüzlerce defa izleyebilirim herhalde. Hastaneden gelir, uzun zamandır giymediği kazağını eline alır ve sevgilisinin saç teliyle karşılaşır. Kuzeyin buz gibi ışığının altında, bambaşka bir his kazandırır size bu durum. Geçmişi düşlersiniz, kalbiniz bir iki hop eder. Bir ilişkinin ilk gün gidilen yerlere gidilince kurtulamayacağını, karşındakini her şeyi ile kabullenmek gerektiğini görürsünüz. Paris’e giden çift ilk gün ki gibi fotoğraf çekmek aynı barda oturmak ister ama her şey çok farklıdır. Paris’e giden arkadaşları Eric ise orada yazı yazmak ister, şehir değişince ilham da anında belirmez. Bir de akıllara zarar bir ev partisi vardır ki müziği beğenmeyen adamın speaker’a kendi iPod’unu takması hep kendimi anımsatmıştır. Oslo’nun anlayamadığınız mevsiminde buz gibi suya dalan bu adamlar, gelecekte nerede olmak istediğinizi sorgulatıyorlar size. 
Le Tigre, Joy Division, New Order dinleyen edebiyat konuşan, yazı yazan adamlarla bezeli görsel bir sadelik, doygunluk izletiyor yönetmen Joachim Trier. Galiba biraz nefes almak, hayatta ne doğru, ne yanlış diye tartmaktan vazgeçmek istiyorsanız Reprise’ı izleyin, izletin. Yönetmenin yeni filmi Oslo, 31. Aug, Cannes festivalinde büyük beğeni toplamış. Gerçekten uzun zaman sonra bir filmi izlemeyi bu kadar merakla bekliyorum!  

seyirciye fender gitari atmak!

Hastasıyız konserlerde yaşanan ekşınlara, sahne önüne gelme savaşlarına, çığlık atmaya, vokale dokunmaya çalışmaya… Sene 2006 Editors sahnede. Vokal Tom Smith akıllara zarar sesiyle izleyiciyi büyülüyor ve sonrasında ayağı kablolara takılıyor, gitarın kablosu uzamıyor. Olan oluyor… Seyirciye doğru kırmızı fender marka gitarını atıyor. Herkes heyecanlı ve yaşlı gözlerle gitarın neden kendilerinin önüne düşmediğini sorguluyor. Editors’un müzikal zekası da bu çılgınlığa oldukça müsait. İngiltere’nin suyundan ya da besininden midir bilinmez, dünyaya gerek söz, gerek müzik olarak kaliteli adamlar sunuyor. Spiders, An End Has A Start ve son albümdeki You Don’t Know Love Editors’un müzikal formülünün en belirgin olduğu parçalar. Geçtiğimiz One Love’da yine ülkemizi ziyaret eden grup, 5 yılda ünlenmenin verdiği olgunlukla seslendirdi şarkılarını. Sakinlerdi, hevessizlerdi… Nerede o gitarı fırlatan Tom… Bir grubun ilk dönem müziğinin ve tavrının daha kışkırtıcı olduğuna inanan bünyem bir kez daha yanılmamıştı. Fırsat bu fırsat Tom Smith ile gelmeden röportaj yapmıştım. Yine gazete kısa versiyonu sunmuştu… Buyrun gitarı seyirciye atan Tom’un hisleri…

 2006 yılındaki İstanbul konseri sırasında seyirciye gitarı fırlatmıştınız. O an sizi sinirlendiren neydi ve sonrasında gitarın akibetini öğrendiniz mi?
O olay herhangi bir şeye öfkenin sonucu değildi. İstanbul konseri, 20 ay süren uzun bir dünya turunun son konseriydi ve bir süreliğine bile olsa bir şey çalmamak çok eğlenceliydi. Geri dönüp baktığımda biraz sorumsuz bir davranış olduğunu söyleyebilirim ama bir anda olmuştu. Gitarın akıbeti konusunda ise bir fikrim yok.

İngiltere müziği son dönemde 70’lerdeki kadar güçlü ve evrensel. Bu durumu neye yoruyorsun?
Kişisel olarak Amerikan guruplarını tercih ediyorum.

Bugüne kadar sahne de olmak size neler kattı?Sahneye çıktığımda çok farklı duygular içinde olabiliyorum. Bu, şarkıdan şarkıya, geceden geceye değişiyor. Bazen oldukça sefil ve kaybolmuş hissederken bazen de çok güçlü ve yenilmez hissedebiliyorum. Festivallerdeki playlist’lerin en sevilen hit parçalar ağırlıklı olması gerektiğini düşünenlerdenim. Konserler sırasında daha uzun sahnede kalabiliyor ve albüm şarkılarıyle izleyicilerinizi bir yolculuğa çıkarabiliyorsunuz ama festivallerde amaç aynı anda kalabalıkla ritim tutmak. 

Son albümünüzü kasvetli olarak tanımlıyorlar. Oysaki müzikal açıdan en sert parçalarınız burada. Karanlık tanımlaması üstünüze yapıştı mı?
Evet birçok albüme göre kıyaslayınca öyle. Müziğimizin sırrını bir kalbe sahip olmak, kalpten olmak olarak tanımlayabilirim. Bizi dinleyenler tüm şarkılarımızda bunu hissedebilirler. Bizi ifade eden tek bir şarkı var mı açıkçası bilmiyorum.

In This Light And On This Evening’in sözlerini acımasız dünyaya itaf etmişsiniz. Şu sıralar sizi sinirlendiren ya da ilham veren olaylar nedir?
Birçok şey beni sinirlendirebilir. Mesela bugün salatalıklara çok sinirliyim.
(O sıralar Avrupa’da 15 kişi salatalıktan kaptığı EHEC bakterisi salgını yüzünden hayatını kaybetti.)

Eskiye nazaran sözleriniz daha mı cüretkar?
Sözlerimizin bu aralar daha kolay anlaşılır ve daha kişisel olduğunu söyleyebilirim bu açıdan bakarsak cüretkarlık için “belki” diyebilirim. Açıkçası ben sözlerimizde bir cüretkarlık hissetmiyorum. Aksine kendimi ifade ederken çok daha rahat ve sözlere daha yakın hissediyorum. Bu tamamen farklı bir şey.